Hozat: Direniş alanlarında festival Silopi’ye, Cizre’ye, Amed’e hakarettir

0
139

Kürt halkına dönük çok yoğun bir özel savaş politikası yürüttüğünü söyleyen Hozat, “Türk devleti bir özel savaş devletidir ama bu AKP-MHP iktidarı gelmiş geçmiş bütün iktidarlara adeta rahmet okutan tarzda bir kirli savaş yürütüyor. Örneğin festivaller. Direnişin geliştiği yerlerde festivaller yapılıyor. Silopi, Cizre ve Amed’de yapıyorlar. Direnişin geliştiği, gençlerin bu halkın özgürlüğü için kanlarını döktüğü, canını verdiği yerlerde toplumu toplayacaklar, eğlence yapacaklar. Toplumu kendi değerleri ile alay eden, dalga geçen, eğlenen, maskara, düşkün, çürümüş bir toplum haline getirmeye çalışacaklar.  Bu toplumu çürütme, hafızasızlaştırma, belleksizleştirme, kendi değerlerine, kültürüne ihanet eden, ihanetçi-işbirlikçi bir toplum haline getirme saldırılarıdır. Bu askeri savaştan çok daha korkunç bir savaştır. Silopi’ye, Cizre’ye, Amed’e küfürdür, hakarettir, zulümdür, ihanettir. Bu nasıl kabul edilir? Bunu kabul etmek her türlü onursuzluğu çürümüşlüğü, düşkünlüğü kabul etmektir” dedi.

Medya Haber TV’de yayınlanan Özel Program’ın birinci bölümünde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik tecridi, gerilla mücadelesini ve Bakur’da gelişen toplumsal muhalefeti değerlendiren KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat, ikinci bölümde ise AKP-MHP iktidarının ‘Alevi açılımı’na, İran, Irak, Suriye ve Rojava’da yaşanan gelişmelere dikkat çekti.

Hozat ile yapılan söyleşinin ikinci bölümü şöyle:

Daha düne kadar Alevilere hakaret eden, evlerini işaretleyen, Alevileri katleden bir zihniyetin temsilcisi bugün ‘Alevi Açılımı’ yapacağını söylüyor. Alevi, Kürt ve kadın devrimci biri olarak bu konuya ilişkin neler söylemek istersiniz?

AKP-MHP’nin Alevilere karşı geliştirdiği plan bir soykırım, asimilasyon planıdır. Alevileri teslim alma ve devletin hizmetine koyma planıdır. Amaç, Alevileri teslim almak, asimilasyona uğratmak, devlete entegre etmektir. Çünkü Aleviler yüzlerce yıl devlet dışı yaşamış bir toplumdur. Devleti tanımamış, iktidarı tanımamış, inancıyla, kültürüyle, gelenekleri ile yaşayan, demokratik, komünal yaşam anlayışını diri tutan toplumun damarını oluşturuyor. Dolayısıyla Emek ve Demokrasi İttifakı’nın temel bir bileşenidir. Özgürlük mücadelesinin de temel bir bileşenidir. Alevi inancının temel felsefesi 72 millettir. Ama şimdi bakıyorsun Aleviler içerisinden milliyetçiler çıkmış, milliyetçilik geliştiriliyor. Bu konuda çok bilinçli ve sistematik bir biçimde özel savaş yürütülüyor. Kendisine Aleviyim diyenler MHP içerisinde yer alıyor, AKP içerisinde görev alıyor. İzzet Doğan gibi böyle düşkünler var. Böyle devşirilmiş, teslim alınmışlar.

Alevilere kendi toplumsal değerlerine ihanet eden böyle tiplere düşkün diyorlar. Düşkünleştirilmiş böyle bir kesim yaratılmış. Bu düşkünleştirilmiş kesimler yoluyla da tüm Alevi toplumu inanç ve kültür kırımından geçirilmek isteniyor. Korkunç bir asimilasyon, inanç kırımı Aleviler üzerinden yürütülüyor. AKP-MHP, bu yüz yıllık devlet politikasını zirveye taşıdı. Türkiye’de Alevi nüfusu, sanırım 20 milyona yakın. Bu iktidar açısından da, 6’lı masa açısından da bu ciddi bir oy potansiyeli demek. Herkes bu oy potansiyeli üzerinden politika yapıyor. AKP-MHP faşist rejiminin seçim dışında da bir hesabı var. Alevileri kırıma uğratmak istiyorlar. Geliştirdikleri politika da Alevileri teslim alma, devlete bağlama, devletin Alevilerini yaratma politikasıdır. Devletin yaratmak istediği Alevi, işbirlikçi-hain olur. Kendi toplumuna, toplumsal değerlerine ihanet etmiş, nasıl işbirlikçi-ihanetçi Kürtler varsa devlete bağlanan, devletin kontrolüne giren Alevilik de düşkün bir Aleviliktir. Bahsettikleri proje ile ihanetçi-işbirlikçi Aleviliği geliştirmeye çalışıyorlar.

İKTİDAR ALEVİLİĞİ İNANÇ OLARAK BİLE KABUL ETMİYOR

Cemevlerini aldılar Kültür Bakanlığı’na bağladılar. Yani Aleviliği inanç olarak bile kabul etmiyorlar. Bu anlayışa göre Alevilik sadece dar sınırlarda bir kültürdür. Bu politikaya kananlar var. Erdoğan gitti karşılayanlar oldu, Kültür Bakanlığı’na belli bir düzeyde başvurular olduğu söyleniyor. Bu tür girişimlerde bulunanların hepsi Alevilerin deyimi ile söylüyorum; hepsi düşkündür, haindir, işbirlikçidir. Bunların Alevilikle, Alevi kültürü ile, Alevi inancıyla alakası yok. Alevi inancı demokratik bir inançtır, özgür bir inançtır, adaletli bir inançtır. Faşist, ırkçı, milliyetçi bir iktidarın yanında yer alan bir Alevinin, Alevi gerçeği ile, kültürü ile, geleneği ile ne alakası var? Hiçbir alakası yok. Tek kelime ile bunlar işbirlikçi-hain, düşkün tiplerdir. Aleviler bunların gerçeğini görmelidir.

Buna tenezzül edenler, demek ki kendi inancından, kültüründen vazgeçmiş. Buna yeltenenleri düşkün görmek lazım, teşhir etmek, toplumdan dışlamak lazım. Zaten düşkünlük sosyal tecrittir. Bu özel savaş politikalarına, asimilasyon politikalarına karşı da güçlü bir mücadele yürütmek gerekiyor. İktidar bu özel savaş politikalarını çok güçlü yürütüyor. Alevilere dönük böyle bir politika, Müslümanlara, İslami kesime dönük de yıllardır halkın dini duygularını, inancını istismar ediyor. AKP İslamının gerçek İslamla bir alakası var mıdır? AKP-MHP İslamı, İslam düşmanlığıdır; İslamiyetle bir alakası yoktur. Bu rejimin geliştirdiği din-inanç anlayışı kesinlikle İslamiyet düşmanıdır. Erdoğan Muaviye’dir, Yezid’dir. AKP Emevilerin geleneğini sürdüren demokratik kültürel İslamın inkarı üzerinden kendisini iktidara getirmiş İslamiyet dışı bir eğilimdir.

AKP günümüzün çağdaş Emevileridir. Bunların İslamiyet’le yakından uzaktan hiçbir alakası yoktur. Şimdi de kadınların saçı üzerinden, eteği, pantolonu üzerinden, başörtüsü üzerinden siyaset yapıyor, istismar ediyor. Bütün bunları toplumu kendi faşist, din düşmanı anlayışına göre yeniden dizayn etmek için yapıyor. Müslüman, İslami toplumun bu tür özel savaş politikalarına karşı da mücadele etmesi gerekiyor. İktidar yıllardır bunu istismar ediyor, iktidarını sürdürüyor.

DİRENİŞ ALANLARINDA FESTİVAL SİLOPİ’YE, CİZRE’YE, AMED’E HAKARETTİR

Diğer taraftan Kürtlere dönük çok yoğun bir özel savaş var. Zaten Türk devleti bir özel savaş devletidir ama bu AKP-MHP iktidarı gelmiş geçmiş bütün iktidarlara adeta rahmet okutan tarzda bir kirli savaş yürütüyor. Kürdistan’da uyuşturucudan tutalım, fuhuşa kadar. Örneğin festivaller. Direnişin geliştiği yerlerde festivaller yapılıyor. Silopi, Cizre ve Amed’de yapıyorlar. Direnişin geliştiği, gençlerin bu halkın özgürlüğü için kanlarını döktüğü, canını verdiği yerlerde toplumu toplayacaklar, eğlence yapacaklar. Toplumu kendi değerleri ile alay eden, dalga geçen, eğlenen, maskara, düşkün, çürümüş bir toplum haline getirmeye çalışacaklar. Bu toplumu çürütme, hafızasızlaştırma, belleksizleştirme, kendi değerlerine, kültürüne ihanet eden, ihanetçi-işbirlikçi bir toplum haline getirme saldırılarıdır, projesidir, politikasıdır.

O direniş yerlerinden her aileden şehit var, direnişçi var, kanı dökülmüş var, acı çekmiş bir sürü bedel vermiş insanlar var. Nasıl ki fuhuşla, uyuşturucuyla, ajanlaştırmayla toplumu çürütmeye, yozlaştırmaya çalışıyorsa bu tür etkinliklerle de toplumu eritmeye ve çürütmeye çalışıyor. Toplumun ahlaki değerlerini yok etmeye çalışıyor. Bu askeri savaştan çok daha korkunç bir savaştır. Buna karşı 7’den 70’e Silopi’nin, Cizre’nin, Amed’in ayağa kalkması gerekiyordu. Bu Silopi’ye, Cizre’ye, Amed’e küfürdür, hakarettir, zulümdür, ihanettir. Bu nasıl kabul edilir? Bunu kabul etmek her türlü onursuzluğu çürümüşlüğü, düşkünlüğü kabul etmektir. Bu kabul edilebilir bir şey midir? Değerlerine ihanet eden bir toplumdan toplum olmaz, halk olmaz, onur olmaz.

Soysuzlaştırıcı politikalara güçlü direnmeli, soysuzlaşanlara karşı da güçlü bir mücadele yürütmeli, her yerde teşhir etmeli, tutumunu ortaya koymalı. Kimse o Kültür Bakanlığı’na da başvurmamalıdır. Bu tek kelimeyle rezilliktir. O festivalleri kabul etmek, o festivallere gitmek rezilliktir, düşkünlüktür, onursuzluktur. Onun yurtseverlikle hiçbir alakası yoktur, ihanettir. Kürdistan’da bir kadına, bir çocuğa yönelik, taciz, tecavüz saldırısında onu yapan linç edilmeli, cezalandırılmalı. Hiç yapılmıyor demiyorum. Belli düzeyde tepkiler gelişiyor fakat yarım asıra yaklaşan bir özgürlük mücadelesi var, bu halkın çok güçlü değerleri var, onuru var, bundan dolayı daha kitlesel, güçlü bir mücadele gerekiyor. Bu konuda bir zayıflık var.

İran’da Kürt kadınları öncülüğünde hala devam eden bir direniş var. Farklı görüşten, farklı etnisiteden olan insanlar Jin Jiyan Azadî sloganı altında birleşti. Bu sloganın yaratıcısı sizin hareketinizdir. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Jîna Emînî’nin etrafında tüm İranlı kadınlar, halkları bir araya geldi. 1 ayı aşkındır bir serhildan var. Adeta bir isyan durumu yaşanıyor. Yakın tarih açısından bu bir ilktir. Daha önce bu kapsamda ve nitelikte serhildan olmamıştı İran’da. Kadınlar nitelik kattı bu serhildana. İran toplumu anaerkil bir toplumdur. Farslılar ve Kürtler akraba halklardır. Yüzlerce, binlerce yıl aynı konfederasyon altında birlikte yaşamışlar. Uzun yıllar yönetimi paylaşmışlar. Kültür ve gelenek olarak da birbirine çok yakınlar. Dolayısıyla Fars kadınlar ile Kürt kadınlarının ortak yanları çok fazladır. İran’da ırkçılık, milliyetçilik, dincilik var ama zayıftır toplumsal kültür daha hakimdir.

Toplumsal kültürde demokratik-devrimci damar güçlüdür. Şu andaki serhildanların bu kadar uzun sürmesi, bu kadar nitelikli olması ve serhildanlara Jin Jiyan Azadî sloganlarının damgasını vurması anlaşılırdır. Bu slogan İran toplumunda karşılık buldu. Dikkat edersek kadını, erkeği, genci, yaşlısı, çocuğu hepsi bu sloganı sahiplendi. Her dilde Jin Jiyan Azadî sloganı atılıyor. Bu kültürden süzülmüş bir slogandır aynı zamanda. Evet bu sloganı Önderlik geliştirdi, kadın özgürlük felsefesinin özünü oluşturuyor, kadın paradigmasının bir bakıma rafine olmuş halidir bu slogan. Jin Jiyan Azadî slogandan öte bir anlam taşıyor. Slogandan öte bir derinliğe sahiptir. Özgürlük felsefesinin, demokratik ulus paradigmasının, demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmanın rafine halidir, sözcüğe dökülmüş, sloganlaşmış halidir. Dolayısıyla bir felsefedir aslında.

İRAN, KADINLARIN VE TOPLUMUN TALEPLERİNE CEVAP VERMELİ

İsyanın ilk gününden itibaren İran’ın tüm kentlerinde, kasabalarında Jin Jiyan Azadî sloganları ile kadını, erkeği sokağa döküldü. Erkekler çok görkemli bir biçimde kadınların yanında saf tuttu. Bu da anaerkil kültür özelliklerinin bir sonucudur. Bu önemlidir. Adeta bir Kürdistan manzarası ortaya çıktı. Bu serhildan derinleşerek sürüyor. Jin Jiyan Azadî sloganı aslında erkeği de dönüştürüyor, toplumu da dönüştürüyor. Bu slogan dünyaya da yayıldı. Dünyanın dört bir yanında, bölgenin tüm ülkelerinde tüm eylemler Jin Jiyan Azadî sloganı ile yapılıyor. Özgür kadına dayanmayan bir yaşam köle bir yaşamdır. Yaşam da özgür kadına dayanırsa gerçek manada bir yaşamdır. Bu slogan bunu ifade ediyor. İran’ın kadınların, toplumun, halkın taleplerine cevap vermesi gerekiyor.

Bu ayaklanma sadece dış güçlerin kışkırtması ya da bazı örgütlerin kışkırtması diye ele alınıp değerlendirilirse bu çok doğru bir değerlendirme olmaz. Sağlıklı sonuçlara da götürmez. Elbette bu ayaklanmayı istismar etmek isteyen, kendi çıkarı temelinde kullanmak isteyenler çıkabilir. Amerika da, İsrail de, Avrupa da, Türkiye de kullanmak isteyebilir. Arap Baharı yaşandı ne hale getirdiler. Ama kadınların, toplumun tepkisi bu biçimde ele alınırsa gerçekle bağdaşmaz. Kadınların da, İran toplumunda demokrasi, özgürlük, adalet talebi var. İran’da sadece Kürt halkı üzerinde değil, tüm etnik kimlikler üzerinde ciddi bir baskı var. Buna karşı halkın da tepkisi var. Herkes özgürlük, adalet, demokrasi istiyor. Demokratik bir hukuk devleti istiyor. Kendisini buna uygun bir şekilde değiştirip dönüştürmeyen devletler çözülüş yaşıyor.

Irak’taki siyasi kriz Cumhurbaşkanının seçilmesi ile birlikte nispeten durulmuş görünüyor.  Dr. Latif Reşid, Sudani’ye hükümeti kurma görevi de verdi. Bu gelişmelerin Kürdistan ve bölgeye nasıl etkileri olur?

Irak’ta uzun zamandır bir kaos var. Irak’ta ulus devlet ve 5 bin yıllık devlet sistemi de yıkıldı. Bu yıkıntının içinden koca bir kaos çıktı ve kim geliyorsa da istikrarlı bir yönetim kuramıyor. Bu yeni bir durum değil. Dış müdahaleler de var, birçok güç de burada bir hegemonya savaşı yürütüyor. Onlarca yıldır da İran ile Amerika’nın hegemonya savaşına sahne olan bir yerdir. İngiltere, Avrupa ülkeleri, Türkiye başta olmak üzere birçok devlet Irak’ı karıştırıyor. Türkiye, Türkmenleri kendi çıkarları temelinde örgütlüyor, kaosu derinleştiriyor, Kerkük Başika’yı üs haline getirmiş, siyasi, ekonomik, askeri olarak karıştırıyor Irak’ı.

Sayın Dr. Latif Reşid Cumhurbaşkanı olarak seçildi, kendisini tekrar kutluyoruz. Olumlu rol oynamasını bekliyoruz. Hem Bağdat ile Güney Kürdistan arasında yaşanan sorunların demokratik temelde çözülmesi konusunda, hem de Bağdat’taki bu krizin, kaosun aşılmasında, Irak’ın demokratikleşmesinde rol oynaması önemli. Hem de Türk devletinin Neo-Osmanlıcı, işgalci-yayılmacı politikalarına karşı Irak devletinin ciddi bir tutum, tavır ortaya koyması açısından önemlidir pozisyonu. Böyle bir beklenti var. Sudani’nin başkanlığında büyük olasılıkla hükümet kurulur fakat bu yönetimin de uzun süreli bir ömrü olmaz. Öyle anlaşılıyor. Hükümet kurulması ile Irak’taki bu kaos durumu kolay kolay aşılmaz. Bağdat merkezli çatışmaların dozajı biraz düşebilir fakat Irak’ta kaos devam eder. Çünkü kurulacak hükümeti herkes kendi çıkarları temelinde şekillendirmek isteyecektir. ABD kendi politikasına, İran kendi politikasına, Türkiye kendi politikasına çekmeye çalışacak.

Sadr’ın duruşu önemli. Sadr duruşunu net ortaya koydu. Bu hükümetin içinde değiliz dedi. Sadr da halk desteğini yanına alarak hükümet üzerinde ciddi bir baskı kuracak. Dolayısıyla bu biçimi ile kolay kolay bir istikrar sağlanmaz. Irak’ta çözüm demokratik bir sistemdir, özerk bölgelere dayalı demokratik konfederal bir Irak sistemidir. Demokratik bir Irak yönetimidir. Irak’taki sorunları ancak bu sistem çözebilir.

Kuzey-Doğu Suriye’de Efrîn her türlü insanlık suçu işleyen Heyet Tahrir El-Şam olarak ismini değiştiren El-Nusra’ya devredildi. Türk devleti ve çetelerinin saldırıları sürüyor buna karşı direniş de var. Bu konuya ilişkin neler söylemek istersiniz?

Kuzey ve Doğu Suriye’nin durumunu çok iyi değerlendirmek gerekiyor. Astana ve Soçi görüşmelerinde Ankara ile Şam’ı yakınlaştırma kararları alındı. Hem İran hem de Rusya Türkiye’ye bu konuda baskılarda bulundu. Türkiye de dilini yumuşattı. Zaten daha sonra iki ülke istihbaratı arasında görüşmeler sıklaştı. Hatta Erdoğan-Esed arasında görüşmeler olabilir üzerinden bir gündem oluşturuldu. 11 yıldır Şam ile Ankara arasındaki o gerilim farklı bir kulvara çekilmeye çalışıldı. Ardından bu adımlar geliyor. Yakın süreçte de Putin-Erdoğan görüşmesi, NATO ile görüşmeler oldu.

Daha sonra Biden ile görüşme oldu, çeşitli açıklamalar yapıldı. Hem İran-Rusya, hem de ABD ve NATO’nun desteğini alan Türkiye Kuzay-Doğu Suriye’yi tasfiye etmek istiyor. Bu alanlarda da çetelere bir devlet kurmak istiyor. Tabi Rusya ve İran’a ben çetelere devlet kuruyorum demiyor, sorun olarak Özerk Yönetimi gösteriyor. Siz bu konuda bana destek verirseniz, Ukrayna, İdlib, Esad konusunda ben de bazı tavizler verebilirim diyor, bunun mesajlarını veriyor. Ama esas olarak Türk devletinin planı Misak-ı Millidir. Başûr’u da, Rojava’yı da Türkiye’ye dahil edip, ilhak etmektir. Bunu da Kürt soykırımı üzerinden yürütüyor.

Efrîn’deki bu son gelişmeleri bundan bağımsız ele alamayız. Kapılar ardında Rusya ile, ABD ile birçok görüşme yapıldı, basına yansıyanların dışında yansımayanlar da var. El-Nusra’nın Efrîn’e girişini ne Rusya’dan, ne ABD’den bağımsız, tek başına Türkiye’nin bir planı olarak değerlendiremeyiz. Kapalı kapılar arkasında birçok kirli pazarlıklar yapıldı. Türk devleti son bir yılda Kürt soykırım planını tamamlamak istiyor; bunu çok iyi biliyoruz. Biz Türk devletinin Kürt soykırımı üzerinden Misak-ı Milli hedeflerine ulaşma planı olduğunu çok net biliyoruz. O yüzden iç ve dış siyasetini tamamen buna endekslemiş. Bu planı için de Türkiye’nin tüm değerlerini peşkeş çekiyor herkese.

TÜRKİYE BAŞINI AĞRITAN ÇETE GRUPLARINI RUSYA YOLU İLE VURDURUYOR

El-Nusra’nın gelişi Türkiye’nin bir planıdır ama bunun arkasında uluslararası bir destek de var. Mesela Rusya’nın yaklaşımını iyi anlamamız gerekir. Rusya Azez-Efrîn arası alanda bazı çete noktalarını vurdu. Özelde Türkiye ve Rusya bazı pazarlıklar yaptı. Türkiye’nin kontrolünden çıkan, Türkiye ile Şam’ın ilişkilerinden büyük rahatsızlık duyan çete grupları var. Şimdiye kadar Türkiye’nin büyüttüğü, beslediği, eğitip-donattığı çete grupları var. Şam ile Türkiye’nin anlaşmasını istemiyor bu durumdan çok rahatsızlar. Bunlar Türkiye’nin başını ağrıtıyor. Bunlar ileride Türkiye için büyük bir tehlike arz edebilir, hatta Türkiye ile savaşan bir pozisyona girebilirler. Türkiye bundan büyük bir korku duyuyor.

Rusya’nın çeteleri vurmaları Türkiye’den bağımsız değil. Rusya yolu ile vurduruyor. Kendisi vursa çetelerin tepkisini erkenden üzerine çekecek hiç beklemediği bir kaos ve çatışma içerisine girecek. Diğer taraftan da El-Nusra’ya da vurdurtuyor bu çete gruplarını. El-Nusra’nın tasfiye ettiği çetelerin hepsi potansiyel olarak Türkiye’ye tehlike arz eden gruplardır. Türkiye’nin denetiminden çıkan ya da çıkma potansiyeli olan gruplardır. Kendi kontrolünde olan güçleri de bu alanlara yerleştiriyor. Bunları bugün Efrîn’e yerleştirecek, yarın getirip Serêkaniyê’ye yerleştirecek. Zaten Rojava’da YPG’nin ilk savaşı 2012 yılında Serêkaniyê’de El-Nusra’ya karşı oldu.

El-Nusra Suriye’deki El-Kaide’dir. İçinde birçok DAİŞ grupları var. Türkiye bunlarla anlaşma yaptı. Türkiye 2016 yılında Cerablus’a işgal saldırısı başlattığı süreçte Ruslarla anlaşma yaptı. Çetelerin hepsini İdlib’e çekti. Rusya bu şekilde kendince Halep’in güvenliğini ele aldı. El-Nusra ve Türkiye Kuzey-Doğu Suriye üzerinden anlaştı. Özelde de Özerk Yönetim alanlarını ve işgal ettiği bölgeleri El-Kaide’ye dolayısıyla El-Nusra’ya verme, onları yerleştirme temelinde anlaşma yaptı.

ROJAVA’DA 7’DEN 70’E HERKESİN SAVAŞA HAZIRLANMASI LAZIM

Türk devleti bu gücü de Şam ile ilişkilerde koz olarak kullanacak. Suriye muhalefet politikasını da bu güce dayandıracak. Bu güç üzerinden Şam’a şantaj yapıp Kürtlere karşı kullanmaya çalışacak. Kürtlerle çatıştırmaya çalışacak. Bu çeteleri dünyaya, Şam’a Suriye muhalefeti diye kabul ettirmeye çalışacak. Sonra başına bela olan çete grupları da birbirine düşürerek tasfiye edecek. El-Nusra’yı Rusya’ya, Şam’a, dünyaya kabul ettirir mi? Ettiremez. O ayrı bir konu ama onun bütün derdi bunları koz olarak kullanıp Kürt soykırımı yapmak. Özerk sistemi ortadan kaldırmak. Bu açıdan çok tehlikeli bir plandır. Buna karşı Kuzey ve Doğu Suriye halklarının çok duyarlı, bilinçli hareket etmesi gerekiyor.

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin de etkili bir siyaset, diplomasi, mücadele vermesi lazım. Askeri olarak çok ciddi bir hazırlık lazım. Kesinlikle Rojava’da 7’den 70’e toplumun, halkın devrimci halk savaşına hazırlanması lazım. Faşist Türk devleti bundan sonra Rojava’ya karşı savaşı El-Nusra ile birlikte yürütecek. Devrimci Halk savaşını Rojava’da baştan itibaren geliştirebilmeliydik. Çok kısmi geliştirdik. Rojava’da tamamen Devrimci Halk savaşını geliştirsek, bütün halk bu savaşın, mücadelenin içerisinde yer alırsa, halkın her bir ferdi QSD gibi mücadele ederse, seferber olursa kesinlikle bu plan boşa çıkarılır ve Türk devleti tarihinin en büyük darbesini yer. Türkiye’de de faşist AKP-MHP rejiminin kurmak istediği sistem tamamen ortadan kalkar ve demokratik bir Türkiye’nin önü açılır.

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here