Halklar devletsiz yaşabilir-özgür olabilirler

0
96

KEMAL SÖBE

Binlerce yıldır devlet aygıtı toplumsal yaşamı işgal ediyor, emeği gasp ediyor, halkları köleleştiriyor, insanı bir nesne haline getirip tanınmazlaştırıyor. Günümüze kadar yaşamın her alanına sarkıp kendisini toplum yaşamında vazgeçilmez kılan devlet aygıtı, halklar için aslında tam bir karabasan olmuştur. Özellikle kapitalizmin ve tekniğin gelişimiyle devlet yaşamın her alanına daha çok girme imkanı bulmuştur. Devletin yaşamın her alanını her türlü araçla kontrol etme imkanı kapitalizmin ve tekniğin daha çok gelişimiyle olmuştur. Devletin toplumun iliklerine kadar nüfus etmesi ulus devletle daha çok imkan buldu. Devlet aygıtı geliştikçe toplumun yaşam alanları daha çok daraldı. Kimileri, devletin gelişimini toplumun daha çok güvende yaşaması olarak görüyorlar. Toplumun devlet üzerinde ne kadar etkisi varsa o kadar özgürdür ve devlet ile halk arasındaki uçuruma ve mesafeye bakılırsa, halkın ne kadar özgür olduğu ve devletin gerçekten halka hizmet edip etmediği anlaşılır. Toplumun ve bireyin devlet erkine her yönüyle teslimiyet yaşadığı çağ, ulus devletler çağıdır.

Ulus devletler çağında devlet adeta bir tanrı olma gücüyle halk üzerinde egemenlik kurmuştur ve toplum yasalarla devlete kulluk yapacak şekilde hizaya sokulmuştur. Tabi ulus devletlerin birçok toplumsal değeri bir maske ve siyasi arguman olarak kullandığını ve kendisini böylece toplum nezdinde kabul ettirilir hale getirip meşrulaştırdığını unutmayalım. Özgürlük, adalet, demokrasi, insan hakları, seçimler gibi demokrasi çağının değerleri burjuvazi denen elit sınıf tarafından posası çıkıncaya kadar kullanıldı, hala kullanılıyor. Çünkü bu değerlerin kullanılmasıyla kapitalizm ve koruyucu gücü devlet siyasal alanda meşruluk kazanmış oluyor. Ulus devletin ve kapitalizmin varlığı bu değerlerle maskelenip, siyasal alandada birçok kanun ve yasayla korunup toplumsal yaşama hükmeder hale getiriliyor. Devletin en çok kutsandığı çağ ulus devletler çağıdır. Bu çağda, devlet adeta bir tanrı olarak görülüp, yaşamda vazgeçilmez bir ihtiyaç olarak görülüyor. İnsanlar için devlet, yaşamda olmazsa olmaz olarak kabul ediliyor.

İnsanlar, devletin bekasını kendi varlık nedeni olarak görüyorlar. Yani devletin bekası söz konusuysa, insanlar kendilerini bu uğurda kurban etseler azdır zihniyeti insanların kanına işlemiştir. Özellikle Türkiye’de, devlet denince herkes ama herkes hizaya geliyorlar, selamda duruyorlar, varlığım devletin varlığına armağan olsun diyorlar. Devletin tepesindekilerin saraylarda yaşamaları, yolsuzluk yapmaları, diktatörlük kurmaları hatta halka zulüm yapmaları hepsi devlete hizmet olarak kabul ediliyor. Devlete hizmet söz konusuysa gerisi hiç önemli değil, canımız kurban olsun zihniyeti beyinleri felç etmiştir. İşte bütün bunlar, devletin binlerce yılda toplumun beynini ve ruhunu ele geçirmesi ve kendisini insanların beynine ve ruhuna yerleştirmesidir. Akıllı toplumlar-insanlar, devletin gerçekten halka hizmet edip etmediğini, özgürlüğün koruyucusu olup olmadığını devletle halk arasındaki ilişkilere bakarak zaten anlayabilir ve devleti yönetenlerle kendi yaşamının arasındaki uçuruma bakarak bunu rahatlıkla görebilir. Devlet tanrı olarak görüldüğü için, devleti yönetenlerde devlet büyüğüdür ve toplumun tepesindedir ve toplumdan çok daha iyi yaşamayı hak ediyor, aklı insanlara egemendir.

Toplumdaki genel kanı, devleti yönetenlerin toplumdan çok daha iyi şartlarda ve her türlü hakka sahip olarak yaşamayı hak ettikleridir. Aksi halde, 1100 odalı sarayda, lüks ve şatafat içinde yaşamaya ve kendi ailesini ve yandaşlarını zengin etmeye kim cesaret edebilir. Bütün bunlar, toplumun devlet karşısında zavallılaşmasının, kullaşmasının bir sonucudur. Devletin toplum üzerinde nasıl etkili olduğu gerçekliği var ve bunu kırmanın çok kolay olmadığıda ayrı bir gerçektir. Özgürlüğü devletin varlığında arayanlar, devletin kendileri üzerinde kurduğu her türlü otoriteye ihtiraz etmezler. Toplumların en zayıf yönlerinden biride, devletin her söylediğine inanmalarıdır. Devletin toplum üzerinde etkili olmasının yollarından biride devlet tarafından söylenen yalanların doğru olarak kabul edilip uygulanmasıdır. İnsanlar, güçlü olanın sürekli doğru söylediğine inanırlar. Dolayısıyla, sözü söyleyen devletse, orada yalan ve yanlış olmaz. Çünkü toplum, devletin kendi halkını kandırmadığını, devletin kendi halkına yalan söylemediğini düşünür. İnsanlar, haklının söylediğinin değil güçlünün söylediğinin doğru olduğuna inanırlar.

Devletin toplum üzerinde yarattığı zihniyet, devletin ezeli ve tartışılamaz bir güç olduğu, devletin her söylediğinin doğru olduğu ve her zaman devletin yanında olmak gerektiğidir ve bu durumda da, devlete karşı çıkanlarıda devlet düşmanı ve vatan haini ilan etmek gerektiğidir.  İşte bu zihniyete sahip hale getirilen toplumların demokratik dönüşümleri ve devletsiz bir yaşama getirilmeleri oldukça güç ve zordur. Devletin kutsandığı ve yaşamın vazgeçilmez gücü olarak görüldüğü toplumlarda faşizm bir sistem olarak meşruluk kazanır. Aksi halde, topluma zarar veren, topluma zulmeden bir rejimin üç gün bile yaşama şansı yoktur. Yasalarla kendisini dokunulmaz kılan, kendisini toplumun koruyucu gücü olarak topluma kabul ettiren, medyanın eliyle kendisini meşrulaştıran bir güç, toplum üzerinde uzun süre otorite kurabilir. Toplumun en aydın, ilerici kesimlerinden kendisine karşı bir karşı çıkma ve direniş olduğunda da sivri dişlerini gösterir ve faşizmi açık bir şekilde devreye koyar. Bu direniş geniş toplumsal kesimlerle gerçekleştiğinde, ülkenin tamamı faşizme açık hale getirilir.

Kapitalizm ve ulus devletler en iyi zamanlarında bile faşizmi inceltilmiş bir şekilde topluma dayatırlar. Çünkü zorun kullanılmadığı, baskı mekanizmasının olmadığı bir ulus devlet ve kapitalizm yoktur. Dolayısıyla, ulus devletlerde ve kapitalizmde halklar özgür olamazlar. Özgürlük, devletin ve kapitalizmin olmadığı doğal demokratik komünal bir toplumsal sistemdedir. Devlet, kapitalizmde küçük bir bürokratik kesimdir ve bu kesim aslında toplumsal özgürlük önünde en büyük engeldir. Bu bürokratik kesim, bir avuç sermaye kesimiyle el ele verip toplum üzerinde egemenlik kurup toplumu sömürüyorlar, ulus devlet maskesiyle, topluma hizmet ediyorlarmış görüntüsü vererek.  Bundan dolayı, halkların devlete ihtiyaçları yoktur ama devletler beyinleri boşaltılmış, ruhu esir alınmış, itaatkar toplumlara ihtiyaç duyarlar, egemenlik kurmak ve iktidar olmak için. Bu gerçeklik dikkate alındığında, devletin halkın dostu değil, düşmanı olduğu karşımıza çıkıyor. Bu açıdan, özgürlük ve özgür yaşam devletin olmadığı yerde olur…

 

 

 

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here