Ümit: Herkes kendisini değişim sürecinin bir parçası haline dönüştürebilir

0
103

Seçim sonrasında yaşanan gelişmeleri Medya Haber televizyonunda yayınlanan özel bir programda değerlendiren PKK Merkez Komite Üyesi Hêlîn Ümit, “İnsanlarda çok fazla dışarıdan beklenti var, birileri gelsin bunu yapsın beklentisi var. Oysa her birey, herkes bunu bu değişim sürecinin bir parçası haline dönüştürebilir kendisini. Bu anlamıyla gençlere, kadınlara, halklara Türkiye’yi değiştirecek olan gücün kendileri olduğunu belirtmek istiyorum” şeklinde konuştu.

İktidardan, çeşitli sınıflardan bekleyerek değişim olmayacağını kaydeden Ümit, “O konuda daha fazla mücadele etmek, mücadele ederken kendini oluşturmak, yaratmak, onunla birlikte kendi özgürlüğünü gerçekleştirmek, kendini gerçekleştirmek gerekli. Türkiye’deki demokratik değişim ancak aslında böyle bir ruhu yeniden canlandırarak olabilir. Bu anlamıyla herkesi içinde bulunduğumuz dönemde böyle bir mücadele sürecini inşa etmeye, örmeye, katılmaya çağırıyorum” ifadelerini kullandı.

Ümit’in değerlendirmeleri şöyle:

Öncelikle İmralı soykırım sistemine karşı benzersiz direnişini sürdüren Önder Apo’ya, PKK ve militanları adına sevgi ve selamlarımızı bir kez daha belirtiyorum. Avukatlar, geçen hafta içerisinde Önder Apo’ya yönelik yeni bir cezanın uygulandığını açıkladı. Bu ceza 6 aylık bir görüş yasağını ifade ediyor, disiplin cezası olarak ifade ediyorlar.

Bu cezayı kendi başına bir olgu olarak ele alamayız. Biz her zaman değerlendirmelerimizi bütünlüklü yapma yaklaşımını sergiliyoruz. Bu son ceza da diğer uygulamalar gibi, İmralı’da Önder Apo’ya ve oradaki diğer yoldaşlara dönük yapılan uygulamaların hepsi bir konsept çerçevesinde yapılıyor. Bu 25 yıldır böyleydi. Fakat şöyle bir farkı var; İmralı soykırım rejimi özel bir rejim gibi çalışıyor. Çeşitli boyutlarıyla başından itibaren bir tecrit sistemi, bir izolasyon sistemi, bir özel savaş merkezi ve onun üzerinden aslında Kurdistan’da özgürlük ve varlık savaşımına karşı yürütülen politikalar şekillendirilmeye çalışılıyor. Fakat bu sürecin 2014’ten sonraki bölümü biraz daha farklı. O anlamıyla 2014’ten sonra Çöktürme Eylem Planı adı verilen plan sonrası devreye koyulan İmralı politikalarını, genel soykırım saldırıları çerçevesinde değerlendirmek lazım. Kurdistan’da süren soykırımcı saldırılar İmralı’da da benzer bir şekilde sürdürülüyor. Önder Apo’ya dönük bir yönelim olarak devam ediyor.

‘ÖNDER APO’NUN TÜRKİYE SİYASETİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ DAHA FAZLA ÖNE ÇIKMIŞTIR’

İmralı’daki uygulamaları da, İmralı’da Önder Apo’nun tutum ve direnişini de böyle gelişmelerden, süreçten bağımsız ele almamak lazım. İmralı’da bir savaş yürütülüyor, orada çok yönlü bir mücadele var. Her savaşta strateji ve taktikler vardır. O anlamıyla İmralı’ya dönük de düşmanın uyguladığı bir strateji ve taktikler bütünü vardır. Bunu ifade ederken 25 yıllık süreçte İmralı’yı Kürt halkına yönelik bir soykırım merkezi haline dönüştürme varken, son 2014’ten sonraki süreçte, ağırlıkta devletin; AKP-MHP faşizminin Kurdistan’daki tüm mücadele dinamiklerini ortadan kaldırmaya dönük bir saldırı planı oluyor.

Güncel olarak içinde bulunduğumuz süreçle de bağlantıları var. Mayıs ayı içerisinde Türkiye’deki seçimler kapsamında en çok tartışılan kişi, Önder Apo oldu. Önder Apo’nun konumu oldu, Önder Apo’nun aldığı tutum oldu. Bu, İmralı Soykırım Merkezi’nin Türkiye siyasetinin neresinde olduğunu gösterdi. Önder Apo’nun açığa çıkardığı etkileme düzeyi, sağıyla soluyla Türkiye’de siyaset üretmek durumunda olan tüm güçler Önder Apo’ya karşı bir tutum belirlemek zorunda bıraktı. Bu, Önder Apo’nun ne kadar belirleyici olduğunu; oradaki duruşun, tutumun, onun ortaya koyduğu paradigmanın Türkiye Cumhuriyeti açısından, cumhuriyetin demokratikleşmesi açısından ortaya koyduğu çözüm önerilerinin ne kadar stratejik, belirleyici hamleler olduğunu gösteriyor.

Dikkat edin, özellikle AKP-MHP, bu İmralı soykırım rejiminin birebir yürütücü gücü olarak ısrarla hep Önder Apo’yu boşa çıkarma eğiliminde. Önder Apo’yu karalama, onun gerçekliğini tersyüz etme temelinde yalanlar söylediler. Demek ki burada çok sert bir ideolojik savaş vardır. Bunu sadece AKP-MHP cenahı için söylemiyorum; Millet İttifakı açısından da benzer bir durum vardır. Bir devlet politikası olarak, aslında sistem içi tüm siyasal güçlerin karşısında tavır almak zorunda olduğu bir hakikatten bahsediyoruz. Bu anlamıyla Önder Apo’nun Türkiye siyaseti üzerindeki etkisi azalmamıştır. Hatta bu seçimler vesilesiyle çok daha fazla öne çıkmıştır. Tersyüz etme çabaları, boşa çıkarma çabaları muhakkak var. Çünkü ideolojik, zihniyet alanında bir savaş sürüyor. Bu anlamıyla da bu tür uygulamalar sürdürüldü.

Aslında ellerinde esir olan bir kişiden bahsediliyor. Türk devletinin elinde esir. Önderliğimiz bir savaş esiri. Hakkında bu kadar konuşma olacak, değerlendirme, söylem olacak; en azından onun bir konuşma hakkı, bir cevap hakkı olmalı. Diğerlerine tanıyorlar. Mesela başkaları var. Örneğin Selahattin Demirtaş’a tanıyorlar, o düşüncelerini iletebiliyor. Ya da başka başka siyasetçiler açısından da bunu örnek verebilirim. CHP’li tutuklular ya da diğer siyasal görüşten tutuklular var. Onlar görüşlerini iletebilirler ama söz konusu Önderlik olduğunda onun üzerinde bu kadar spekülasyon, kurgu, yalan inşa ediliyor, bir cevap hakkı bile verilmiyor. Bu Önder Apo’nun gücünden kaynaklı.

‘KÜRT HALKININ UMUDU KIRILMAK İSTENİYOR’

Diğer bir yönü ise intikam alıyorlar tabii. Ve korku var. Çok korkuyorlar. Bakın Kurdistan toplumu zaten biliyor, Önderliğini tanıyor. Ona gönülden inanmış. O anlamıyla Kurdistan toplumunda bu konuda herhangi bir tereddüt yok Önderlik gerçekliği karşısında. Tartışmasız Kürt toplumunun bir önderlik gerçekliği var. Son yüzyıl içerisinde kendisini ortaya koymuş, ispatlamış, Kürt halkının çıkarları temelinde kendisini inşa etmiş, bütün yaşamını halkın ihtiyaçları ve çıkarları temelinde örgütlemiş bir Önderlik gerçekliği var. Ve 7’den 70’e Kürt toplumu da ona göre onunla gönülden yürüyor fakat Türkiye toplumundan, Türkiye toplumunun gerçekleri öğrenmesinden duyulan bir korku var. Onun için de İmralı üzerindeki tecrit politikasını, yasaklama politikasını bu şekilde sürdürüyorlar. Ve son olarak da tabii bunların hepsi aslında bu yıl Önderliğimizin yeni umut hakkı denilen yasal haklarından kaynaklı aslında özgürlüğünün gündeme gelmesi gereken bir süreç.

Umut hakkından yararlanmaması için sürekli disiplin cezaları alan bir mahkum olarak göstererek aslında böyle bir yasal prosedür uyguluyorlar. Böyle bir hukuki ayağı var.

Önder Apo, tek kişilik bir cezaevinde. Yanında birkaç arkadaş var ama oradaki uygulamalar değişmiş değil. Hücre tipi bir cezaevinde ne tür bir disiplin cezasını hak etmiş olabilir? Bunların hepsi kılıfına uydurmak için üretilen şeyler. Biz bu çerçevede değerlendiriyoruz. Önder Apo’nun pozisyonu, konumu, Kurdistan halkının durumunu, konumunu belirleyen durumdadır. O yüzden de başta Kürt halkı olmak üzere tüm demokrasi güçlerini, gerçekten tüm vicdanlı insanları Önder Apo’nun özgürlüğü için mücadele etmeye bir kez daha çağırıyorum. Bu konuda önemli bir duyarlılık var. Fakat şu açığa çıktı ki, bunu çok daha fazla yaygınlaştırmamız ve ısrarla sürdürmemiz lazım. Önderlik gerçekliği tanınmak, umut hakkı Kürt halkına tanınmak istenmiyor. Kürt halkının umudu kırılmak isteniyor. O yüzden hiçbir zaman olmadığı kadar umudu büyütmek ve umutla yaşamak lazım. Gerçekten umudunu kaybeden insan her şeyini kaybeder. Umudunu yitiren bir toplum hayallerini yitirir, gelecek ütopyası kuramaz. Onun için birlikte çalışamaz, örgütlü hale gelemez. Ben halkımızı bu anlamıyla İmralı’daki politikalara daha fazla duyarlı olmaya ve bütün yaşamını, eylemlerini bu çerçevede yürütmeye çağırıyorum.

‘SOL ÇEVRELER ÖNDER APO’YA BİRAZ MODERNİST YAKLAŞIYOR’

Kurdistan’la beraber Türkiye gündeminin de merkezinde olan bir gerçeklik var. Önder Apo gerçekliği var ve ona karşı tecridin, yönelimin ifade ettiği önem var, tartışılıyor. Seçimler vesilesiyle bu bir kez daha çok net bir şekilde görüldü.

Peki gereken sonuçlar çıkarılıyor mu? Özellikle özgürlükçü demokratik kesimler açısından bu böyle mi? Demokratik sol, sosyalist çevreler, dost çevreler açısından İmralı’da yürütülen bu politikalar, gerçekleştirilen direniş doğru okunabiliyor mu? Gerçekten etkili sonuçlar çıkarılabiliyor mu? Ben o kanaatte değilim. Yeterince bu konuda sonuç çıkarıldığını düşünmüyorum. Kürt halkının Önderlik gerçekliği karşısındaki tutumu çok net. Onun kendi yaşamı, hayatı, tarihi, kültürü, varlığı açısından değerini biliyor Kürt toplumu. O yüzden de mesela Kürt gençlerinde açığa çıkan fedai duruşu bundan bağımsız ele alamayız. Kürt kadınlarındaki bu tutkulu mücadeleyi Önder Apo’ya duyulan bağlılıktan ve onunla yaşama sisteminden ayrı düşünemeyiz. Fakat bunun dışında kalan Türkiye demokrasi güçleri, sol çevreler açısından bunu tam böyle ifade edemiyoruz. Biraz böyle modernist bir yaklaşım vardır. Önder Apo’yu diğer liderlerle, diğer parti başkanlarıyla karıştırma vardır. Onun Önderlik gerçekliğinin hem Türkiye toplumu açısından, Türkiye’nin geleceği açısından, Türkiye’nin iç barışı açısından, bunun için harcadığı emeklerin neler olduğu, çok fazla anlaşılmış ve değeri bilinmiş konular değil. Eğer öyle olsaydı daha cesur söylemler, adımlar görebilirdik bu kesimlerden. Türkiye için söylüyorum bunu. Yurtdışında birçok aydın, entelektüel, bu konuda gittikçe daha fazla bir aydınlanmayı yaşıyor ve aslında Önder Apo gerçekliğine daha doğru bir yaklaşım içerisine girebiliyorlar, açıklama yapıyorlar, çağrı yapıyorlar ve çeşitli aktiviteler içerisinde bulunuyorlar. Fakat esas bunların olması gereken yer Türkiye ve Kuzey Kurdistan’daki diğer çevreler. Bu konuda çok ciddi bir karartma var zaten.

‘MEVCUT DURUMDAN TÜRKİYE AYDINLARI SORUMLUDUR’

Türkiye özel savaş operasyonlarıyla yürüyor. Yalana dayalı propaganda çok fazla. Türkiye toplumuna, Türkiye’deki halklara öncülük edecek bir aydın krizi var, entelektüel krizi var. Türkiye’de yaşanan ciddi bir entellektüel krizdir. Dikkat edin, toplum için akla dayalı politika üretilemiyor. Hamaset edebiyatı çok fazla. Ajitasyon çok fazla. Duygularla yönlendirme çok fazla, tarihsel çarpıtma çok fazla. Fakat hakikate dayalı, gerçekliğe dayalı, buna sahip çıkabilecek cesur aydınlar yoktur. Mevcut durumdan Türkiye aydınları sorumludur. Bazıları çıkıp diyor ki; Türkiye halkının düzeyi bu! Halk suçlanmamalı. Ben önderim, ben büyüğüm, ya da ben senin aydınınım diyen kesimlere bakmak lazım. Onlar nasıl bir zihniyet şekillenmesi içerisindeler? Gerçekten bu konuda Türkiye’de ciddi bir aydınlanma krizi var, entelektüel kriz var, zihniyet krizi var ve bunun sonucu olarak da eski ideolojiler yeniden gündeme geliyor. 1900’lerin başında, Osmanlı’nın dağılma sürecine denk gelen süreçte açığa çıkan ideolojik formlar Cumhuriyetin 100’üncü yılında yeniden hortladı. Osmanlıcılık, İslamcılık, milliyetçilik. Bunlar, o zaman o Osmanlı’yı kurtarmak için açığa çıkan, daha sonra İttihat Terakki’nin zihniyet dünyasını oluşturan ideolojik akımlardı. Bu, Cumhuriyetin 100’üncü yılında gerçekten ilerleme mi, gerileme mi? Mesela aydın varsa gerçekten bunları tartışmak durumunda. Tabii ki buradaki ölçü Batı değil. Batı’nın kriterlerinden bahsetmiyorum. Fakat İttihat Terakki’den günümüze kadar Türkiye Cumhuriyeti’ne damgasını vuran ve günümüze Türkiye toplumunda çeşitli sorunlara, hastalıklara yol açan ideolojik akımlar yeniden hakim oldu. Türk aydını bundan sorumlu değil mi? Türk demokratları, daha eşit, adil, özgür, birlikte çoğulcu bir toplum idealini savunanlar bu durumdan sorumlu.

Önder Apo bu konularda yeterince açılım yaptı aslında. Sadece Ortadoğu’da ulus devlet zihniyetini açığa çıkartan milliyetçilik formunu eleştirmedi; modernitenin bilimsel yöntemini, bunun açığa çıkardığı düşünce formlarını, bunun açığa çıkardığı siyasal rejimlerin, kapitalist moderniteye eklemlenen sistemlerin faşizm ürettiğini çok çarpıcı bir şekilde ortaya koydu. Bu anlamıyla en cesur Türkiye aydını Önder Apo’dur. Türkiye’de eğer gerçek bir aydınlanmadan bahsedilecekse ya da bir aydınlanma yolundan bahsedilecekse, Önder Apo dışında yeni bir fikir, yeni bir proje ortaya koyabilen var mı? Cumhuriyet’in ortaya koyduğu ya da o tarihsel çatışmalı süreçleri üreten siyasetten sıyrılarak ayrı bir noktadan bir siyaset koyabilen var mı? Yoktur. Bu anlamıyla Önder Apo’nun hem İmralı’daki direnişi hem de Türkiye toplumunun aydınlanması ve özgür yaşamı için ortaya koyduğu çabaların hakkı verilmiyor. Türkiye açısından söylüyorum. O yüzden bu belki bizim de biraz sorunumuz olabilir. Bunu daha fazla tartışmak lazım. Önder Apo’nun çözüm yaklaşımını ortaya daha fazla koymak lazım, daha fazla tartışmak gerekli. Biz devletçiliği aşmış bir hareketiz. Israrla Türkiye’deki soykırımcı sömürgeci faşizmi neyi ifade ediyor? Diyor ki bunlar bölücüdür. PKK olarak bizim bu konudaki çözüm yaklaşımımız ortadadır. Biz Türkiye ve Kurdistan halklarının birlikte yaşam projesini savunuyoruz. Fakat bunun eşitlik temelinde olmasını istiyoruz ve bunun da mimarı Önder Apo’dur. O yüzden Önder Apo’nun fikirlerini daha fazla Türkiye toplumunun gündemine taşımak gerekli.

‘SALDIRGANLIK GÖSTEREN HER KESİME KARŞI MÜCADELEMİZ SÜRECEK’

Halk Savunma Merkez Karargah Komutanlığı, birkaç gün önce Mayıs ayı bilançosunda açıkladı; hem gerilla kayıplarını verdi hem de öldürülen Türk askerlerini verdi.

Şöyle bir durum var: Mesela, deprem vesilesiyle bir eylemsizlik ilanı oldu. Biz AKP-MHP faşizminin provokasyon yapacağını düşünerek aslında seçimlerin de daha sağlıklı, daha güvenlikli bir ortamda yürümesi için, provokasyonlara zemin olmaması için uzattık. Fakat biz aslında geçmişten de şunu biliyorduk, böyle bir kararı alırken şunun biraz farkındaydık. Bu tür kararlar aldığımızda faşist Türk devleti bunu hep bir fırsata çevirmeye çalışıyor. Gerillanın aktif eylem içerisinde olmadığı dönemlerde daha yoğunluklu olarak saldırılarını yoğunlaştırıyor ve bu şekilde özgürlük güçlerinin gerillasını tasfiye etmeye yöneliyor. Bu sefer de öyle oldu. Bu anlamıyla aslında güçlerimize gerekli uyarılar yapılmıştı. Belirli bir dikkat oldu. Fakat Mayıs ayı bilançosunda da ortaya koyulduğu gibi şehadetler de oldu. O gerilla güçlerinin de eylemleri oldu. Eylemlilik içerisinde olan güçler değillerdi. Özellikle kuzeydeki güçlerimiz eylemlilik içerisinde olan güçler değillerdi, bir saldırı pozisyonda değillerdi. Buna rağmen Türk ordusu operasyona çıktı ve çatışma yaşandı. Direnme pozisyonunda, savunma pozisyonunda bulunan güçlerimize saldırılar düzenlendi. Savaş devam ediyor. Komutanlarımız da bu konuda açıklama yaptı zaten. Biz her türlü savaşa hazırız, dedi. Bu konuda hazırlığımız vardır. Böyle bir dönemde AKP-MHP faşizminin saldırganlığını sürdüreceğini biliyorduk. Fakat yine de biz halkımız için, halklar için, Türkiye halkı için böyle bir kararı almıştık. Ağırlıkta bu çatışmalar derinleşecek mi yoksa olası başka bir seçenek mi açılacak? Bunu Türk ordusunun pozisyonu belirleyecek. O önemli. Bizim hazırlıklarımız vardır. Biz zaten 40-45 yıldır PKK olarak direniş üzerinden şekillenen bir hareketiz. Bakurê Kurdistan’da da böyle, diğer alanlarda da böyle. Halkımızın varlık ve özgürlük savaşımına karşı saldırganlık içerisinde olan her kesime karşı mücadele etmeyi sürdüreceğiz.

13 arkadaşın şehadeti açıklandı. Leyla Amed arkadaşımızın şehadeti açıklandı. Ben onları saygı ve minnetle anıyorum. Anılarına bağlılığımızı, önümüzdeki süreçte sergilediğimiz görkemli direnişlerde göstereceğimizi belirtiyorum.

‘1 HAZİRAN ATILIMI SON 20 YILA DAMGASINI VURDU’

Son 20 yıla damgasını vuran bir hamleden bahsediyoruz. İkinci 15 Ağustos Atılımı olarak da değerlendirdik 1 Haziran hamlesini. O anlamıyla sonuçları çok yönlüdür. Çünkü uluslararası komplo sonrasında gerçekleşen bir hamle oldu, biliyorsunuz. Özellikle 1999’dan 2004’e kadar, aslında 2000’den 2004’e kadar güçlerin geri çekilmesi vardı. Bir ateşkes süreci yürütülmesi istendi o dönemde. Silahların devrede olmadığı bir dönem olarak da ifade ediliyor hep. O yüzden Türkiye’deki bazı siyasal güçler diyor ki, PKK bitmişti, Erdoğan iktidara geldiğinde bitmiş bir savaş durumu vardı, o dönemde yeniden canlandı. Onlar da üzerinde politika yapıyorlar. Aslında öyle değildi tabii ki.

Bu süreç üzerine çok ciddi planlar yapıldı. 2000’le 2004 arasındaki dönemde önce tasfiyeci saldırılarla karşı karşıya kaldık. Bunun arkasında Amerika vardı, AKP’nin kendisi vardı. O süreçte Kürt Özgürlük Hareketi’ni; PKK’yi aslında parçalayıp dağıtmak istediler. Diyorlardı ki; silahlar gömüldü, bir daha o silahlar devreye giremez. PKK’nin Önder Apo’nun esaretinden sonra yeniden direnişe geçebileceğini, mücadele edebileceğini birçok güç aslında düşüncesinden çıkarmıştı. O anlamıyla yine 1 Haziran 2004 tarihinde gerçekleşen atılım, tüm bu tartışmalara son noktayı koydu. Kürt Özgürlük Hareketi’nin aslında ne kadar Önder Apo’nun çizgisinde derinleştiğini ortaya koydu. Kurdistan’da eğer siyasal bir güç olarak açığa çıkacaksak, bunun ciddi bir askeri donanıma, savunma gücüne dayanması gerektiğini ortaya koydu.

O anlamıyla başta Amerika olmak üzere Türkiye’de Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi üzerinden planlar yapanların hayallerini suya düşürdü. Geride bıraktığımız son 20 yıla damgasını vuran bir hamle oldu. Modern gerillacılık, gerillanın yenilenmesi, içinde bulunduğumuz döneme göre yeniden şekil alması, yeni tarz ve taktiklere kavuşması, gerilla taktiklerinde derinleşmesi, aslında 1 Haziran 2004 hamlesiyle birlikte çok daha güçlü bir düzeyde gelişti. Bizim savaş tarihimizi biraz inceleyenler bilirler aslında. 2000 öncesinde gerilla taktiklerinde, komutanlık anlayışında ciddi sorunlar yaşadığımız dönemler oldu. Fakat özellikle 2000-2004 arası yaşanan süreçte gerilla güçlerimiz, parti güçlerimiz, gerillacılıkta daha fazla derinleşerek ciddi bir hazırlık sürecini yaşamışlardı. Bunun üzerine AKP iktidarının çözüme yanaşmayan yaklaşımları olunca 1 Haziran 2004 hamlesi gündeme geldi.

‘KÜRT TOPLUMU KENDİNİ SAVUNMAK İÇİN DAHA FAZLA TEDBİR GELİŞTİRMELİ’

Bu hamleden önce dönemin başbakanı Erdoğan şöyle bir konuşma yaptı. Dedi ki “Düşünmezsiniz Kürt sorunu yoktur.” 1 Haziran 2004 hamlesi sonrası ve onun sonuçları açığa çıkmaya başladıktan sonra “Kürt sorunu vardır, benim de sorunumdur. Bu sorunu çözmemiz gerekir” diye cümleler kurdu. Bu iki kıyaslama bile 1 Haziran Hamlesinin açığa çıkardığı sonuçları anlamaya yeter. Şimdi tartışılır; silahlı mücadele devam etsin mi etmesin mi, silahlı mücadelenin miadı doldu mu dolmadı mı? Sadece bu yakın tarihe bakanlar ne demek istediğimizi anlayabilirler. Böyle bir gerçeklik var, Ortadoğu’da da var. Ama karşı karşıya bulunduğumuz soykırımcı sistem, aslında Kürt toplumunu güçlenmekten alıkoyarak teslim almak istiyor. Kesinlikle bu tür, bu tarz tartışmaları bu kapsamda ele almak lazım. Kendisi sonuna kadar silaha sarılıyor, bugün günümüz dünyasında ve Üçüncü Dünya Savaşı kapsamında hemen hemen her ülkede silahlanma yarışı var, herkes savaş bütçesini arttırıyor vesaire ama en fazla bu konuda Türkiye’de, Türkiye Cumhuriyeti devletinde, faşist AKP, MHP iktidarı öncülüğünde silahlanma var, yeni silahlar üretme var. Bütün seçim propagandasını bile bunun üzerine yaptı. Fakat söz konusu Kürtler olunca elini kolunu bağlamak için, elinde kendisini savunabilecek ne varsa, bunları elinden almak istiyor. Böyle çok tehlikeli bir politika yürütülmeye çalışılıyor. Özellikle bu seçim sonuçlarını da ona bağlamaya çalışıyorlar. İnsanın gülesi geliyor. Çünkü bu seçim sonuçları tam tersine seçimlerle, hele hele göstermelik seçimlerle Türkiye’de herhangi bir sonuç alınamayacağını ortaya koydu. Hiçbir dönem olmadığından daha fazla Kürt toplumunun kendi savunmasını alması için bu süreçte tedbirlerini geliştirmesi gerekli, büyütmesi gerekli, bulunduğu her alanda kendi tedbirlerini alması gerekli. Kürt toplumunun da silahlanması gerekli.

Konu bağlamında bir örnek vereyim. Geçenlerde bir haber izledim. Gever’de iki çete baskın yapmış, bir genci dövmüşler. Sonra karakola gitmişler, orada tehdit etmişler. Belli ki değerli bir Kürt gencidir. Bir tutum koymuş kendisince fakat şunu söylüyor; “Ben anlamadım niye beni hedef aldılar. Ben bir şey yapmadım ki!” Kürt gençlerinin, Kürt insanının, Kürt genç kızlarının bir şey yapmasına gerek yok ki. Kürt olmaları yeterlidir. Bu bir soykırım politikası, soykırım sistemi. Hiçbir şey yapmasa da Kürt gençleri, Türk devleti soykırımcı varlığını onun üzerinde hissettirmek için sopasını hep gösterecektir. Hiçbir şey yapmasa bile bu toplumu, toplumsal dinamikleri korkutmak, denetime almak, teslim almak için yapılan bir şey. Bu vesileyle Kürt gençlerine çağrımdır. Açığa çıkan sonuçlar şunu çok iyi gösterdi ki, Kürt toplumunun kendi öz savunmasını geliştirmesine her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Tehlike küçülmemiştir, büyümüştür. İşte 1 Haziran 2004 hamlesi de böyle bir gerçekliği ifade ediyordu. Kürt toplumuna dönük soykırımcı devlet saldırılarının arttığı bir dönemde, hele hele PKK’nin artık mücadele edemeyeceğinin düşünüldüğü bir dönemde, Kürt toplumuna saldırıların arttığı bir dönemde yeniden bunun böyle olmadığını ortaya koyan ve günümüze kadar da gerilla hamlesini aralıksız olarak geliştiren bir hamle oldu.

‘BM MAXMUR’DAKİ KATLİAMLARIN BİR PARÇASIDIR’

Biz şunu görmek zorundayız: Üçüncü Dünya Savaşı, bölgesel durum, bölgede Kürtlerin pozisyonu, Kürtlerin nasıl kullanılmak istendiği… Bunlar asla unutulmamalı. Bundan önceki 100 yıla damgasını vuran Kurdistan’daki parçalanma ve farklı egemen ulusların hakimiyetine bırakılan Kürtlerin o bölge ulusları ile çatıştırılması… Kürtler hep bir çatışma kaynağı haline dönüştürülmek istendi. Ortadoğu böyle denetim altında tutulmak isteniyor. O anlamıyla şunu söyleyebilirim; Irak da bir kaynayan kazan. Irak’ta sular durulmuyor. Zaten kendi içerisinde çelişki ve çatışma yumağı. Bir sürü sorunu var. Ne kadar devlet haline gelebiliyor, o bile tartışmalıdır. Çünkü öyle olmasaydı, gerçekten böyle bir otoritesi, bir iradesi, bir siyasal örgütlenmiş gücü olsaydı kendi ülkelerine yapılan işgale dur derlerdi. Irak’ın kuzeyi Türk işgali altındadır. Ona dur diyemeyen, Maxmur’da Türk zulmünden kaçmış Botan halkını ablukaya alıyor, gücünü orada ortaya koymaya çalışıyor.

Tabii ki bu böyle bir durum değil. Biz bu durumu sadece Irak devletinin kendi nizamını sağlamak için yaptığı bir girişim olarak değerlendiremiyoruz. Anladığım kadarıyla Maxmur halkı da öyle değerlendirmiyor. Irak devletinin gerçekten kendi kendi nizamını, iç düzenini ve güvenliğini sağlamak açısından atılmış bir adım olduğuna Maxmur halkı inansaydı böyle bir direnişle karşılık vermezlerdi.

Dış güçlerin, özellikle de Türkiye, Türkiye’yle yapılan ekonomik anlaşmalar, Türkiye ile şu ana su krizi üzerinden yürütülen tartışmalar, Türkiye’yle yapılan enerji kaynakları konusunda yapılan anlaşma ve tartışmalar belirleyici bir unsurdur. Burada Maxmur halkı şahsında Kürtler tabii ki kurban ediliyor. Maxmur halkı, Botan halkıdır. Heval Karasu da ifade etti; Türk devletine direnmiş bir kesim teslim olmamak için kalktı mülteci hayatını seçti. O kadar bedel ödedi, o kadar fedakarlık yaptı. Şimdi orada kendi yaşamını örgütleyen, idame ettiren, belki de bölgenin en barışçıl kesimini ifade eden, kendisini eğitmiş, kültürlü bir halk kesimini temsil eden bir yere niye bu şekilde bir yönelim var? Burada kesinlikle Türk devletinin de etkisi olduğunu düşünüyorum. Uluslararası Batılı güçlerin de. Çünkü Birleşmiş Milletler (BM) isteseydi buna bir çözüm bulabilirdi. O kamp, Birleşmiş Milletler’in denetimi altındaydı. Yıllardır sahip çıkmadıkları için hemen hemen her yıl onlarca şehit verdi o kamp. Birleşmiş Milletler, o katliamların bir parçasıdır. Belki birebir kendisi yürütmemiştir ama sessizliğiyle, sahip çıkmayarak yapmıştır.

Bu insanlar Irak’a yaşam güvenlikleri olmadığı için geldiler. Yoksa kendi ülkeleri çölle karşılaştırdığımızda cennet gibi bir yerdir. Bu anlamıyla Birleşmiş Milletlerin de, kendi sorumluluğuna güya sahip çıkması lazım, görmesi lazım. Yoksa bu işin ortağı olacak.

Özgürlük hareketinin etkisiyle direnişe geçmiş bir toplumsal kesimi ifade ediyor Maxmur halkı. Önderlik geçmişte dedi; burası bir KCK birimidir. O anlamıyla Irak’ta, özellikle de Kurdistan bölgesinde geliştirilmek istenen sistemin dışındadır. Kendi özerk yapısını koruyor. Meclisi var, demokratik bir şey işliyor. Küçük olabilir ama oradaki ulus devletçi zihniyete alternatif bir yaşamdır. Maxmur’un alternatif bir yaşamı var, duruşu var. Komünal değerleri temsil ediyor, toplumcudur. Bunu bir tehlike olarak görerek buna saldırma vardır. Yoksa Maxmur halkı kimi tehdit etmiş? Maxmur halkından kime tehlike vardır? Böyle bir durum yok. Gitsinler baksınlar; orada kendi asayişini, güvenliğini sağlayan birimler dışında asayiş birimleri yoktur, güvenlik birimleri yoktur, ordusu yoktur mesela.

Kürt toplumu bu soykırım saldırılarına, bu dağıtma, parçalama korkutma, teslim alma saldırılarına karşı bulunduğu her yerde direnişini derinleştirmeli. Tarihi çelişkilerini, sunni sorunlarını bir tarafa bırakarak daha bütünlüklü bir duruş içerisinde olmalı. Maxmur halkından da beklediğimiz budur. Direnişleri sonuç alacaktır. Irak hükümetinin de giderek bu hakikati daha fazla anlayabileceğini düşünüyorum. Çünkü Irak’ta birçok toplumsal kesim var. Acı çekmiş bir toplumsal yapı vardır. Irak’ta Şiiler açısından da böyledir, Araplar açısından da böyledir. Çünkü sürekli müdahale altında. Bu gerçekliklerden yola çıkarak, aslında daha demokratik bir yaklaşımın Maxmur halkı karşısında sergileneceğini düşünüyorum. Bunu önemli görüyorum.

‘KDP OLMASAYDI TÜRK DEVLETİ KÜRTLERE BU KADAR PERVASIZCA SALDIRAMAZDI’

Maxmur’u bir tehlike kaynağı olarak işaret eden güçlerin başında KDP geliyor. KDP kendisini Kürtlerin hamisi olarak sunuyor. Eğer Kürtsen KDP’li olacaksın, onun dışında var olan tüm Kürtlük biçimlerini hedef olarak düşman olarak gösteriyor. Uluslararası alanda yaptığı şey bu. Oysa kendisi işbirlikçi, hain, kötüdür. Temsil ettiği çizgi budur. Eğer öyle olmasaydı, bugün Kurdistan’da savaş bu kadar bu düzeye gelmezdi. Türk devleti de Kürtlere bu kadar pervasızca saldıramazdı. Bunun başlıca sorumlularından bir tanesi de KDP’dir. Maxmur’a bugün böyle bir saldırı varsa bunun meşruluk zeminini açan da KDP’nin kendisidir.

‘TÜRKİYEDE DEĞİŞİM SORUNLARI TÜM SANCILARI İLE BİRLİKTE SÜRÜYOR’

Önemli bir süreç yaşandı. Cumhuriyetin 100’üncü yılında yapıldı bu seçimler. Tabii biz öncesinden de değerlendirdik, değerlendirmeyi de sürdürüyoruz.

Seçim oldu bitti; her şey bitti, süreç değişti diye bir durum yoktur. Toplumsal, tarihsel gelişmeler karşısında mücadele ettiğimiz güçler böyle yansıtmaya çalışıyor.

Türkiye Cumhuriyeti devleti ciddi bir değişim süreciyle karşı karşıyadır. Buna biz demokratik devrim süreci de diyebiliriz. Bu ortadan kalkmış değildir. Gerçekten bunu çok iyi kavramak lazım, anlamak lazım. Mevcut haliyle Türkiye devleti kendisini daha ileriye taşıyabilme özelliklerinden yoksundur. O anlamıyla tabii mücadelede yoğunlaşmak lazım ve seçimler de bunun bir parçasıydı. Biz böyle değerlendirdik. Bu anlamıyla seçimlere de önem verdik. Niye? Çünkü bizi 50 yıldır Önder Apo öncülüğünde bölgede mücadele eden bir hareketiz ve bir değişim gücüyüz. Bunun açığa çıkardığı sonuçlar var. Bakın, Türkiye’de karşısında mücadele ettiğimiz birçok gücün artık esamesi okunmuyor. Bunu sağlayan tabii ki bizim hareketimiz oldu. O anlamıyla da şunu söylemek istiyorum. Türkiye’de bir demokratik siyaset alanı açığa çıktıysa, mesela bir bilinçlenme yaşandıysa, bu yürüttüğümüz mücadele sonucundadır. Biz bu güce güveniyoruz tabii ki. Siyaset alanındaki bu güce güveniyoruz. Mücadelemizin bir parçası olarak görüyoruz. Öyle kaba, dogmatik solcular gibi tek yol devrim deyip aslında devrimci hiçbir gelişmeye yol açacak çalışma yürütmeden bir yaklaşım olmamalı. Çok yönlü mücadele edilmeli. Bu konudaki yaklaşımımız böyle. Biz bir değişim anında da bu seçimlere önem verdik. Halen de dediğim gibi Türkiye’deki değişim sorunları tüm sancıları ile birlikte devam ediyor. Bu konuda şunu söyleyebilirim; iki çizgi mücadele halindedir. Üç çizgi değil. AKP-MHP faşizmi karşısında bir Millet İttifakı ve Kürt hareketi gibi bir şey söz konusu değildir.

Bu seçimler şunu çok iyi gösterdi. Ben kendi açımdan da çıkardığım bir sonuç olarak söyleyeyim. Evet Türkiye’de bir değişim var, kendisini dayatıyor. CHP buna aday olmak istedi. Fakat derler ya aslında çok da farklı olmadığı açığa çıktı. Bazı biçimsel konularda, sistemin yürütülmesi biçimi konusunda bazı farklılıklarını ortaya koydular. Fakat esas olarak bir tarafta, devletçi, iktidarcı, devletin bekasını, geleceğini kurgulayan güçler, bir tarafta da demokrasiyi, toplum özgürlüğü, insan haklarını savunan güçler. Bu minvalde iki çizginin karşı karşıya geldiğini gördük. Diğerleri aslında bakış açınızı bulandırıyor. Yelpazede birçok siyasal oluşum var gibi gözüküyor. Ama Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ne gördük biz? Sinan Oğan gitti AKP’ye, Erdoğan’a destek oldu. Böyle bir şey var, o anlamıyla iki çizgiden bahsedilebilir. Böyle bakmak lazım, iki gücün mücadelesinden bahsetmek lazım. Seçimlerde böyle yalan dolan, hile hurda gibi şeyler de oldu. Bunların olacağını bekliyorduk da. Mesela şöyle değil, bir faşist sistemi karşınıza alacaksınız. Bu, her şeyi kendi denetimi altına almış olacak. Tüm devlet gücü onun elinde, arkasında olacak ve hiç hile yapmayacağını düşüneceksiniz. Böyle bir şey yoktur. Bu seçimler meşru değildir. Belki de Millet İttifakı’nın, CHP’nin bu sisteme en önemli katkısı bu noktada oldu. Çünkü onlar meşru gördüler. İlk açıklamayı Akşener yaptı. Niye? Çünkü gerçekten Türkiye’de köklü değişimden korkuyorlar, toplumun buna itiraz etmesinden, bu sonuçlara karşı gelmesinden, ayağa kalkmasından korkuyorlar. Bu da sözde muhalif partiler eliyle sağlanıyor. Muhalif partiler; bakın biz de karşıydık ama gerçekten kendi gücüyle aldı dercesine bir hava yaratılmak isteniyor.

‘OYLARI MHP’YE KAYDIRMAK KÜRT TOPLUMUNA BÜYÜK HAKARETTİR’

Ben önce şunu düşündüm; acaba operasyon mu diyelim, darbe mi diyelim, komplo mu diyelim, komplonun yeni bir ayağı mı diyelim mesela? Bu kavramları kendi kafamda tartıştım gerçekten. Üçü de birbirini tamamlayan şeyler. Ama gerçekten komplonun yüzüncü yılında Türkiye Cumhuriyeti demokratikleşme temelinde değil, başta Kürtler olmak üzere demokrasi güçlerine, sol sosyalist yapıya yeni bir komplo ile karşılık vermiştir. Bu seçimler onun dizayn edildiği seçimler oldu. Bunun için şunu örnek vermek istiyorum. Özellikle Kurdistan’da Kürt oylarının birçoğu MHP’ye geçirildi. Bu korkunç bir şeydir. Ben bunu basit bir olay olarak görmüyorum. Hemen hemen her seçimde hile var, fakat Kürt halkının varlığını inkar etmede fikir babası rolünde olan, bunun eli kanlı elemanlarını yetiştiren Türkiye Gladyosu’nun çekirdeği olan MHP gibi bir oluşuma neredeyse yüzde 7’lik oyu kaydırmak Kürt toplumuna çok büyük bir hakarettir. Duygusal bir tepkinin ötesinde şunu söylemek istiyorum. Bununla yapılmak istenen bir şey var. Şu mesaj verilmek isteniyor: Bakın, Kurdistan’da Türk milliyetçiliğinin zemini vardır. Türk milliyetçiliği, Kurdistan toplumunun üzerinde uyguladığı teslim alma politikalarında, asimilasyon, soykırım politikalarında başarılıdır. Çünkü bu kadar oy çıkmış, biz burayı Türk milliyetçiliğinin, Türklüğün yayılma alanı haline getirdik mesajını veriyorlar. Bununla ne yapmak istiyorlar? Aslında önümüzdeki dönemde Kurdistan’da uygulayacakları soykırım politikalarının zeminini döşüyor. O anlamda komplo derken böyle bir gerçeklikten bahsediyorum. Bunun zeminlerinin döşendiği bir seçim oldu ve bu dizayn edildi.

AKP-MHP cenahı çok fazla miting yapmadı. Onlarda bir rahatlık vardı. Zaten hazırlıklarını daha önce yapmışlardı. Belki bunu buradan ispatlayamayabilirim. Fakat meseleyi ilgili kişiler araştırsın, ortaya çıkarsın. Ya deprem bölgesi? Deprem bölgesinde insan kalmadı, nasıl yüzde 70’e, yüzde 80’e çıktı? Şöyle denilebilir mi? Bina verdiler, ev verdiler, para verdiler. Oradaki insanlar bu kadar kendi değerlerinden düşmüşler mi? Canları gitti ya! Kan parası diyorlar. Paraya mı sattılar kendi şeylerini? Ben bizim toplumumuzun böyle olduğuna inanmıyorum. Kürt toplumunun böyle olduğuna hiç inanmıyorum. Bizim toplumuzda ahlak halen çok güçlüdür. Kendi değerlerini paraya satan ahlaksızdır. Yanlışsa düzeltin, böyle bir ahlaksızlık yoktur. Fakat işte bu özel savaş rejimi, başta deprem bölgeleri olmak üzere Kurdistan’ın çeşitli bölgelerinde böyle bir oyun oynadılar. Buna rağmen hani derler ya, güneş balçıkla sıvanmaz. Kürt toplumunun Kurdistan’daki oy oranları şunu gösterdi ki, mevcut iktidar, faşizm sonuç alamamaktadır. Neredeyse blok oy kullandı Kürtler. Öyle bir duruş sergilediler. O propagandaların çok peşine düşmemek lazım. Evet, böyle oyunlar oldu ama bir mücadeleye giren bir güç şöyle diyemez. Şu hile yaptı, bu hile yaptı diyemez. Ben onu demek istemiyorum. Bahsettiğim şey bu değil. Elbette ki bir kavgaya giriyorsanız rakibinizi iyi tanıyacaksınız. Onun neler yapabileceğini kestirebilirsiniz. O oyunlarını önceden bileceksiniz, tahmin edeceksiniz. Tedbirini alacaksınız. Bu böyledir.

‘DEVLETİN RESMİ PARTİLERİ YENİLDİ’

Fakat Kurdistan’daki Erdoğan’la Kılıçdaroğlu mücadelesi biraz daha ayrı bir mücadeledir. Ama Kurdistan’da çok fazla örtülü savaş var, örtülü, kirli perdeli. Böyle bir gerçeklik var. Bu yüzden hiç kimse Kürt toplumu HDP’den mi uzaklaştı, Demokratik siyaset alanından uzaklaştı, bıraktı şeklinde görmemeli. Böyle bir durum yoktur. Bu bilinçli olarak üretiliyor. Bunun üzerinde de demokratik siyaset alanında kafa karışıklığı, tereddüt, çelişkiler, birbirine düşme gibi oyunlara asla gelmemek lazım. Çok ağır faşizm koşullarında seçimlere girildi. Düşünün, HDP’nin ya da Kürt demokratik siyaset alanının diyeyim, demokrasi güçlerinin propaganda yapabilme imkanları var mı? Yoktur. Avrupa üzerinden yayın yapan birkaç yayın, belli bir çaba sarfetti ama Türkiye toplumu buna ulaşamıyor ki! Böyle bir gerçeklik var. Şimdi bundan yola çıkarak, demokratik siyaset alanına bu kadar saldırmak doğru mu? Özellikle bazı Türk kanalları yatıyor kalkıyor; HDP ne olacak, başarısız, oyu düştü, yok şu şöyle dedi, yok bu böyle dedi, diyor. Sanki başka işleri yokmuş gibi… Oysa devletin resmi partileri yenildi. Onlar üzerine duracaklarına Kürt toplumunun kafasını karıştırmaya çalışıyorlar. Bunların hepsi ancak ve ancak bir konsept, bir komplo dahilinde düşünülebilir. Hiç kimse bunun aracı haline dönüşmesin, hiç kimse bunun aparatı haline dönüşmesin. Böyle bir tehdit gibi anlaşılmasın. Çirkince bir şeydir. Bu çirkinliğe kimse düşmesin. Ortadoğu’nun en mazlum halkıdır Kürt halkı. O kendisini örgütlemiş, bir güç haline dönüştürmüş. Herkes buna biraz saygılı olmayı bilmeli.

‘HİZBULLAH’IN KATLİAMLARINI DA SAHİPLENMİŞ OLDU’

Son olarak seçimler bağlamında HÜDA-PAR’a ilişkin de birkaç şey söylemek istiyorum. Soysuz (Süleyman Soylu) da ifade etti, dedi ki; “Bir devlet projesidir, biz onu geliştireceğiz.” Aslında bu şekliyle Hizbullah’ın, HÜDA-PAR’ın dayandığı siyasi-ideolojik gelenek olan Hizbullah’ın geçmiş dönemdeki tüm katliamlarını da sahiplenmiş oldu. Bunların devlet eliyle yapıldığını da ortaya koymuş olduğu gibi ilgililer herhalde bir dava açarlar bu konuda. Madem ki devlet sorumlu değil, bu kadar karanlık, bu kadar kirli, bu kadar çete bir devlet. İşte kendisini bu şekilde dışa vuruyor. Soysuz bunu ifade etti, dokunulmazlık zırhını da elde ettiği için. Şimdi önümüzdeki süreçte de HÜDA PAR’ı bir Kürt Hamas’ı gibi değerlendirmek isteyecekler. Biliyorsunuz; Filistin Kurtuluş Örgütü’nü tasfiye etmede Hamas çok aktif kullanıldı. Hamas öncesinde bir Filistin Kurtuluş Örgütü vardı. İsrail’in Filistin halkına yönelik saldırganlığına karşı direnişi vardı, çok etkiliydi. Fakat Hamas, sözde sözde radikal, daha radikal olma iddiasıyla açığa çıktı fakat işbirlikçi olduğu için Filistin’in tüm direniş odaklarını kontrol altına aldı ve günümüzde İsrail’in Filistin toprakları diye bir şey bırakmadığını gördük. O anlamıyla herkesin buna karşı duyarlı olması gerektiğini ifade etmek istiyorum. Sadece domuz bağı, kadınlara dönük politikası, şu bu vesaire değil. Esasta Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı örgütlenen bir güç olarak çıkartılıyor. Zaten öyle örgütlenmiştir. Fakat bunu bu şekilde geliştirmek istiyorlar. Buna dikkat etmek lazım.

Bir de şu tartışmalara çok dikkat etmek gerekiyor. Açığa çıkan birkaç hususu olarak söylemek istiyorum. Bu sekülerlik, dindarlık tartışmaları. Bunlara dönük de aslında tartışma yürütmemiz lazım. Kim seküler, kim dindar? Yine sağ sol tartışmaları, meclisin sağı solu. Mesela CHP’yi sol bir parti olarak ele almak ne kadar doğru? Bu tür kavramlar aslında çok fazla kafa karıştırıcı bir şey olarak rol oynuyor.

Ben şunu söyleyebilirim Hakikate gitmenin birçok yolu vardır, önemli olan amaçtır. Bu dindarlık meselesinde özellikle Kürt toplumunun hassasiyetleri kullanılmak isteniyor. Mesela diyorlar ki HDP kitlesi seküler bir kitledir, dinle ilişkisi zayıf, zayıflatılmış bir toplumdur. Aslında HÜDA-PAR’a dayalı olarak onları yeniden canlandırıp bağlamak istiyorlar. Öyle koparmak istiyorlar. Bizim bu konudaki yaklaşımlarımız biraz daha fazla incelenmeli. Bizim toplumsal, doğaya, inanca, inanç sistemine yaklaşımımız asla klasik sol çerçevede değildir. Böyle değildir. Biz toplumun doğasının böyle olduğunu düşünmüyoruz zaten. Mesela kültürel İslam, direnişçi İslam, İslam’ın ilk çıkışı, çıkışında açığa çıkardığı değerler nelerdi günümüzde nelerdir? Biz Ortadoğulu bir hareketiz. En fazla Batı projesi olanlar bugün Türkiye’de iktidardalar. MHP de öyledir, AKP de. AKP’nin kurulmasına Amerika’da karar verildi. Merdan Yanardağ’ın kitabı var. Bir ABD projesi olarak AKP diye belgeleriyle ortaya koyuyor. Mesela MHP’lilerin kontrgerilla olarak gittiği, orada eğitim görüp geldiğini anlatıyor. Onların kökenleri böyledir. Daha fazla uzatmayayım. Bu çerçevede aslında açığa çıkan sonuçları vardır.

O anlamıyla önümüzdeki dönem bu sonuçlara dayalı olarak demokrasi ve özgürlük mücadelesinin, Türkiye’yi demokratikleştirme mücadelesinin çok daha yaygın devam edeceği bir süreç olacak.

‘HERKES KENDİSİNİ DEĞİŞİM SÜRECİNİN BİR PARÇASI HALİNE DÖNÜŞTÜREBİLİR’

Gezi direnişinin üzerinden 10 yıl geçti. 10 yıldır onun açığa çıkardığı sonuçları herkes değerlendiriyor. Bence Gezi Direnişi Türkiye toplumunun aslında ihtiyaçlarına cevap veren bir örgütlenme ve mücadeleyi açığa çıkardı. Bu anlamıyla çok önemli bir deneyim oldu. Gezi’yi özlüyoruz. Gezi sürecini yaşayanlar Gezi’yi özlüyor. Çünkü orada gerçekten çoğulcu toplumun, Kürt’ü, Türk’ü, Laz’ı, Çerkes’i, Alevisi, dindar Müslümanları, Ermeni’si, öğrencisi, işçisi her kesimden insanın bir araya gelerek Türkiye’nin aslında bir ağaç kesme olayı üzerinden kendi yaşam alanını savunma değil miydi? Buna dönüştü. Oradan yola çıkarak aslında faşist soykırımcı rejimin halklara dönük politikalarına dönük bir itiraza dönüştü. Biz şunu gördük; Gezi’de Türkiye toplumunun direnmeye ihtiyacı var. Direnmek istiyor. O anlamıyla verdiği çok önemli mesajlar vardı. Aynı zamanda Gezi direnişinin gerçekleştiği süreç, Rojava Devrimi’nin hamle yaptığı, Kobanê’de direnişin olduğu öyle bir dönemdi. Yine Türkiye’de bir barış ikliminin olduğu bir süreçti. Barış iklimi derken İmralı’da görüşmeler vardı, onun yarattığı bir rahatlık vardı. Demokratik bir ortam mevcuttu. Gezi Direnişi şunu gösterdi: Türkiye toplumu birazcık fırsat bulsa, imkanlarına kavuşursa yine bunun öncülüğüne sahip olsa aslında Türkiye’yi değiştirecek çok güçlü bir potansiyel var Türkiye’de.

Değişim dediğimiz şey bu aslında. Başından beri Türkiye’de bir değişim ihtiyacı olduğunu, bu sürecin devam ettiğini ifade ediyoruz. Ve bu değişim ihtiyacı ortadan kalkmış değil. Bu anlamıyla Gezi sürecinde direnişe geçmiş herkese şunu söyleyebilirim. Kimse umudunu kaybetmemeli. Mücadeleye devam etmemiz lazım. Hem ülke olarak hem halklar olarak Türkiye’yi demokratik bir değişimle değişime taşıyabilecek potansiyele sahibiz. Buna inanmak gerekli. Bu konuda belki de şu söylenebilir. İnsanlarda çok fazla dışarıdan beklenti var; birileri gelsin bunu yapsın beklentisi var. Oysa her birey, herkes bu değişim sürecinin bir parçası haline dönüştürebilir kendisini. Bu anlamıyla gençlere, kadınlara, halklara Türkiye’yi değiştirecek olan gücün kendileri olduğunu belirtmek istiyorum.

Böyle iktidarlardan, çeşitli sınıflardan, çeşitli kesimlerden bekleyerek değişim olmaz. O konuda daha fazla mücadele etmek, mücadele ederken kendini oluşturmak, yaratmak, onunla birlikte kendi özgürlüğünü gerçekleştirmek, kendini gerçekleştirmek gerekli. Türkiye’deki demokratik değişim ancak aslında böyle bir ruhu yeniden canlandırarak olabilir. Bu anlamıyla herkesi içinde bulunduğumuz dönemde böyle bir mücadele sürecini inşa etmeye, örmeye, katılmaya çağırıyorum.

 

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here