Eylemsizlik kararı ve ondan sonraki süreç nasıl okunmalı?

0
39

Pirdoğan KEMAL

Kürt Özgürlük Hareketi 50 yıllık mücadele tarihinde sürekli olarak ilerleyen, örgütlenme çıtasını arttıran, daha geniş kitlelere yayılan ve askeri-siyasi mücadeleyi belirli bir ilerleme çizgisinde gelişerek yürütmeyi başaran bir harekettir. Bu açıdan bakıldığında PKK hareketini diğer sol ideolojiye sahip hareket ve oluşumlardan ayıran etkenlerden en önemlisi, sahip olduğu ahlaki ve politik ilkeleri toplumsal normların korunması ve güçlendirilmesi için sürekli canlı tutmasıdır.

KCK’ nin aldığı eylemsizlik kararı bu sorumluluğun gereğiydi.

6 Şubat 2023 günü KCK’ nin Türkiye ve Bakûrê Kurdistan’da 10 ili etkileyen büyük deprem felaketinden sonra aldığı eylemsizlik kararının nedenlerini ve sonuçlarını daha geniş yelpazede irdelemek gerekir.

Öncelikle belirtelim ki, bu bir ateşkes değildi. Bunu doğru kavramakta fayda var.

En başta bu eylemsizlik kararının alınma nedenlerini iki esas noktada görebiliriz. Birincisi; KCK Eşbaşkanlığı, bu kararı tamamen yaşanan insanlık dramına karşı Kürt Özgürlük Hareketi’nin ahlaki ve politik duruşu ve ilkeleri gereği aldı. HPG güçleri de buna koşulsuz olarak uydu. Bu karar, PKK’nin topluma karşı sorumluluklarının bir göstergesiydi.

İkinci neden ise, Türk ordusu bilinçli bir şeklide imha edemeyeceğini bilmesine rağmen kendi askerlerini gerilla mevzilerine ölüme yollamaya devam ediyordu ve ölen askerlerin büyük çoğunluğu zaten depremin yaşandığı illerden oluyordu.

İşte büyük bir insanlık dramının yaşandığı böyle bir süreçte acıların artmaması için de böyle bir karar alındı. En azından halk yaralarını sarıncaya kadar…

Dört ayı aşkın bir süre boyunca devam ettirilen bu eylemsizlik kararı süreci, oldukça dikkat çekici ve önemli detaylar barındırıyor. Bu süreçte her ne kadar iktidar medyası gerçekleri sümen altı yapmak için büyük bir çaba sarf etse de, toplumsal hafıza her zaman kendisini diri tutar.

Bu süreçte yaşananları tek tek irdelemenin büyük faydası olacaktır.

Eylemsizlik kararının alınmasıyla birlikte gerilla güçleri tarafından hem şehirlerde hem metropollerde askeri eylemler durduruldu. Gerilla alanlarında ise Türk ordusu saldırmadıkça eylem yapmama kararı alındı. Ama gerilla güçleri her saldırıya karşı meşru savunma temelinde kendilerini koruyacaklarını da belirtti.

EYLEMSİZLİK SÜRECİNDE TÜRK DEVLETİ SALDIRDI

İşgalci Türk devleti, bu süreçte askeri ve siyasi operasyonlarına aralıksız devam ederek Bakur’a yönelik askeri operasyonlarının kapsamını genişletti. Dört aylık süre zarfında askerin kırsalda başlattığı operasyonlara polis de kent merkezlerinde eşlik ederek yüzlerce kişiyi gözaltına aldı ve bunlardan birçoğunu tutukladı. İşgalci Türk ordusu, gerilla alanlarına bu 4 aylık süre içerisinde Bakurê Kurdistan’da Dersim’ den Amed’e, Botan’ dan Serhat’ a ve Mêrdîn’ den Garzan’a kadar yüzlerce kapsamlı operasyon gerçekleştirdi.

Medya Savunma Alanları ise bu süreçte 373 kez savaş uçakları, 139 kez saldırı helikopterleri, 4336 kez de obüs-tank ve ağır silahlarla bombardımana tabi tutuldu. Bununla birlikte gerilla alanları 224 kez fosfor bombaları, yasaklı bombalar ve kimyasal silahlarla da bombalandı.

Bu kapsamlı işgal harekatlarıyla eylemsizlik pozisyonundaki gerilla güçlerine yapılan saldırılarda Bakurê Kurdistan’ da 22, Medya Savunma Alanlarında ise 10 kahraman gerilla fedaice sonuna kadar direndi ve şehit düştü. Eylemsizlik pozisyonundaki gerilla güçlerine saldıran işgalci askerlerle yaşanan temaslarda ise, 84 işgalci ve 1 kontra öldürüldü 3 işgalci ise yaralandı.

Son iki yıllık süreçte de görüldüğü gibi çok büyük bir mücadele içerisindeyken ve işgalci Türk ordusuna ağır kayıplar verdirmişken ve aslında yeni dönemin tarzını başarılı bir şekilde uygulayarak savaş performansının en üst aşamalarına ulaşmışken gerilla güçlerinin böyle bir kararı alması, topluma karşı ahlaki ve politik ilkelerine bağlılığının ne derece güçlü olduğunu gösterir. İktidarın havuz medyası, bu kararı tersine bir algı yaratarak işlemeye büyük gayret gösterdi.

HULUSİ AKAR, ÖLÜRSENİZ ÖLÜN BİZİM DERDİMİZ KÜRT’Ü ÖLDÜRMEK, DEDİ

Halk devlet kurumlarını ve orduyu deprem bölgelerinde kendilerine yardım etmeleri için beklerken, Erdoğan’ın savaş bakanı kimyasal Hulusi, kameraların karşısına çıkarak, “Askerlerimizi operasyon bölgelerinden çekemeyiz” dedi. Yani ölürseniz ölün, bizim derdimiz Kürt’ü öldürmek, dedi. Nitekim böyle de oldu. Halkı enkazların altından kurtarmak için seferber edilmesi gereken askeri personel ve ekipmanlar bütünüyle gerilla alanlarındaki kuşatmayı sürdürmek ve gerilla güçlerini imha edebilmek için kullanıldı.

Görüldü ki, devlet aklı için gönendiği Türklük bile beş kuruş etmezmiş. En basitinden ölüme terk edilebilirmiş.

Özellikle 15 tona kadar yük taşıyabilen Chinook tipi kargo helikopterleri enkaz kaldırma teçhizatı taşımak üzere deprem alanlarına gönderilmesi yerine gerilla alanlarına yönelik saldırılarda ve askeri yük taşımakta kullanıldı. Yine AFAD’ın depremzedelere vermesi gereken çadırlar da operasyon bölgesindeki askerlere verildi. Kızılay’ a ait malzemeler de yine bizzat bırakıp kaçtıkları mevzilerde görüntülendi. Türk ordusunun halk nezdinde itibar görmesinden büyük bir endişe duyan Erdoğan rejimi, askerlerini halk için seferber etmek yerine gerilla alanlarına ölüme göndermeye devam etti. Yani hem halkını ölüme terk etti hem de askerini ölüme gönderdi.

EYLEMSİZLİK, DEMOKRATİK BİR ZEMİNİN KURULMASI İÇİN KULLANILABİLİRDİ

Üçüncü bir nokta da; eylemsizlik kararı öncesinde birçok kesimden Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik mesajlar gönderiliyor ve istemler gelişiyordu. Bu mesajlarda gerillanın askeri eylemlerini durdurması konusunda ricalar ediliyordu. Bu ricalar hem yurt içinden hem de uluslararası bazı kesimlerden geliyordu. Her ne kadar bu eylemsizlik kararı bir çözüm süreci olmasa da, bu açıdan demokratik bir zeminin kurulması için kullanılabilirdi. Bu şekilde faşist Erdoğan rejimi çözüme itilebilirdi.

Ama sözde barıştan dem vuran bütün güçler, üç maymunu oynadılar ve süreci görmezden geldiler. Birçok kesim her türlü adımı Kürt Özgürlük Hareketi’nden bekleyerek, Türk devletinin insanlık dışı saldırılarına tavır geliştirme noktasında üzerine düşeni yapmadı. Türkiye muhalefeti de yine milliyetçilik rüzgarına kapılarak oradan oraya savruldu ve demokratik değişim yerine Erdoğan’ın gücünü kapma derdine düştü.

Demokratik güçler de süreci kavramakta ve rol oynamakta çok basit bir yaklaşım sergilediler. Toplumsal birlik zemininin olabildiğince genişletilmesi bir yana marjinal tavırlar sergilenmeye başlandı. Bu açıdan bakıldığında aslında bu eylemsizlik kararının sürdüğü dört aylık süreç birçok muhalif ve demokrat kesimin asıl niyetlerini ortaya çıkardı. Kürt Özgürlük Hareketi bunu görmesine rağmen sırf Erdoğan iktidarının gerilla eylemlerini bahane ederek milliyetçilik rüzgârı üzerinden oy devşirmesinin önüne geçmek ve değişime vesile olabilmek için eylemsizlik kararını 28 Mayıs seçimlerin ikinci turundan sonraya kadar uzattı.

Bu oldukça doğru bir hamleydi çünkü Erdoğan’ın tek istediği, savaşın tekrar seçimler öncesinde başlamasıydı. Hatta bu konuda çok kapsamlı hazırlıkları da vardı. Özellikle Rojava’ya yönelik kapsamlı bir işgal harekatına girişeceği bilgileri geliyordu ama gerekli onayları sahiplerinden alamadı. Her ne kadar Erdoğan tekrar seçimleri kazansa da en azından Kürt halkı tarafından bu faşist rejime karşı gereken tavır gösterildi. Erdoğan ve AKP, Kurdistan’ da büyük bir kayıp yaşadı.

İŞGALCİ TÜRK ORDUSU AMAÇLARINA ZERRE KADAR ULAŞAMADI

Neticede seçimlerle birlikte süreç öyle bir hal almaya başladı ki, sanki mücadele bitmiş gibi zannedilmeye başlandı. Bütün devrimci dinamikler tasfiye edilmiş, gerillanın savaşacak takati kalmamış, gerilla güçleri saklanacak yer arıyormuş algısı yayılmak istendi. İşgalci Türk devleti bir taraftan askeri operasyonlarını aralıksız sürdürürken diğer taraftan da bu şekilde muazzam bir özel savaş yürüttü. Ama Türk ordusunun bütün saldırılarına rağmen Kürt Özgürlük Hareketi’nin bütün kurumları bu süreçte yıllık toplantılarını birer konferans havasında geniş katılımlarla gerçekleştirdi. Gerilla güçleri örgütsel işleyişini bütün saldırılara rağmen eksiksiz bir şekilde sürdürdü. Zaten bu düzeyde saldırıların yoğun bir şekilde yapılmasının esas nedenlerinden biri de, gerilla güçlerinin örgütsel ve yaşamsal işleyişine ve düzenine darbe vurmaktı. Ama işgalci Türk ordusu bu amacına zerre kadar ulaşamadı.

Bu süre zarfında yaşananlar bunca şeyden sonra eylemsizlik kararı artık bir anlam ifade etmemeye başladı. Görüldü ki bu aşamadan sonra saldırılara cevapsız kalmak, acizlik olarak yorumlanmakta ve faşist Erdoğan rejiminin bundan faydalanmaya çalışmaktadır. Sürecin dinamiklerini iyi okuyamayan ve sonuçları iyi tahlil edemeyen güçler de böyle bir sonucun açığa çıkmasında pay sahibidir. Erdoğan rejiminin PKK ve Kürt düşmanlığı üzerinden sürekli diri tutmaya çalıştığı ırkçılık rüzgarı hakim kılınmak istendi. Kürt halkı buna karşı aralıksız mücadele içerisinde olmalıdır. Önder Apo ve gerilla üzerindeki saldırıların bu düzeyde arttırıldığı bir süreçte bütün devrimci dinamiklerin topyekun direnişe geçmeleri gerekir. Gerilla güçleri üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdi ve ilkelerine bağlı kalarak yaşanan acılara tavırsız kalmadı. Karşılığı ise savaşta ısrar oldu. Bu vakitten sonra faşizmin zor aygıtlarına karşı bütün toplumsal dinamiklerle mücadele cephesi genişletilmeli ve derinleştirilmelidir.

2021 ve 2022 yılındaki tarihi gerilla direnişi Kürt özgürlük hareketinin yenilmezliğini ispatladı. Aynı şekilde peş para etmez, kokuşmuş bir ordu ile gerillayı yenemeyecekleri de ifşa oldu. Kendi askerlerini yakan, bombalarla parçalayan, cenazelerine sahip bile çıkmayan bu faşist rejime karşı toplumsal örgütlülük en üst düzeye çıkarılmalı ve gerilla mücadelesi her alana yayılmalıdır. Süreç Devrimci Halk Savaşı stratejisinin her anlamda pratikleştirilmesi gereken bir süreçtir. Kürt gençleri bunun için bir talimat beklememelidir. Sürecin talimat ve perspektifi gayet nettir. Bütün devrimci dinamikler faşist rejimin aygıtlarına ve güçlerine karşı topyekün devrimci direnişe geçmelidir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz